21 Ekim 2015 Çarşamba

Duygular Tekrar Keşfedildi

   Bugün siyaset, devlet veya ülkem hakkında yazmayacağım. Bugün içimde kaybolan heyecanımı buldum ben, insanların devamlı üzerinde hissedip uzaklaştığı ilgime karşılık veren bir nesne buldum ben. Hayatımın baş köşesine koyduklarımın kaçtığı yere, bugünlerde onu yerleştirdim. O kadar güzel ve ilgime tepkili ki beni hayata döndürdü. Beni bir amaca bağladı ve planlar yapmama sebep oldu. O sarışın iyi ki beni buldu.

  2015 Türkiye için zor ve kötü bir yıl olacak diyordum, Türkiye kadar bana da zor bir yıl oldu. Hayatımdaki mihenk taşlarından birini yitirme noktasına gelirken, biri hala devam eden bir lineer kayma hareketi ile uzaklaşıyor; yitip gidiyor. Sonunu kendi de gördüğü halde bir şey yapmıyor. Ama sarı öyle mi beni görünce göz kırpıyor, neredeyse hareketlenip yanıma gelecek. Hem sevimli hem hırçın, ikimiz şahane ikili olacağız. Güneş ona vurunca öyle bir sevimli oluyor ki, kalbim küt küt atıyor. Sarı'ya kilitlendim, odak noktam haline getirdim. Kalp köşeme onu alabilmek için çok uğraşacağım farkındayım. Bu karar yolunda yine kesin düşüp, yara alacağım; fakat bu sefer hepsinden güçlü kalkacağım. Ama yılmayacağım hayatımı sarı ile birleştirip her zaman bu fotoğrafa bakacağız. SARI her gün sana daha da yaklaşacağım.


15 Ekim 2015 Perşembe

Kadın Papa Joan

   Vatikan'da kardinaller tarafından seçilen papanın mutlak surette erkek olması,hiç evlenmemiş,çoluk çocuk sahibi olmamış, bekâret yemini etmiş ve kadınlarla hiçbir şekilde ilişki kurmamış,ömürlerini dünya nimetlerinden el-etek çekerek geçirmiş olması gereklidir.2000 yıllık Papalar tarihi son derece enteresan olaylarla doludur. Tarih boyunca dini kullanarak büyük bir siyasi güç ve zenginlik elde eden papalar,dini liderliklerinin yanında genelde hep siyasetle de uğraşmış, iktidarları için oluk oluk kan akıtmaktan kaçınmamışlardır.Özellikle başlattıkları haçlı seferleri ve engizisyon mahkemeleri ile yüzyıllarca terör estirmişlerdir fakat Türkler ile karşılaştıkça kanlar kendi taraflarına doğru akmıştır. Ama bu devasa güce sahip papalık kurumunun tarihindeki belki de en ilginç olay Vatikan'ın yüz karası olarak görülen ve varlığı tarihten silinmeye çalışılan 'kadın papa' Joan olayıdır.



   Katolik kilisesi'ni yüzyıllardır rahatsız eden hikayenin baş kahramanı JOAN, 9. yüzyılda almanyada yaşayan dindar bir ailenin yanında evlatlık olarak büyüyen bir ingiliz kızıydı.Yakınları, onu "Gilberta" yahut "Jutta" diye de çağırıyorlardı. Oldukça zeki bir kız olan Joan, kadın olmasının kendisine dezavantaj yarattığını düşünür ve 12 yaşına geldiğinde erkek elbiseleri giymeye ve erkek çocuk gibi davranmaya başlar.

   Daha sonraki yıllarda Joan Hristiyan misyonerlere katılmış onlarla beraber gittiği Atina'da din ve felsefe öğrenmişti.Zamanla ilahiyat konusunda dönemin hemen bütün hıristiyan kaynaklarına ve sözlü anlatımlarına vakıf olmuştu.Ama Atina'lı hristiyanların gözünde önem kazanan sakal bırakma adeti onu bu kentten ayrılıp sakalın tıraş edildiği Roma'ya gitmeye zorladı.

   Roma'da kendini John Anglicus ismiyle, erkek olarak tanıtan Joan, Benedictine Manastırına girer. Bilgisi ile kısa sürede içinde rahip ve kardinallerin de bulunduğu geniş bir çevre edinir.Hepsi onu dönemin en gözde din bilginleri arasında kabul ediyorlardı. Bundan dolayı Papa IV. Leon'un sağlığı bozulmaya başlayınca kardinaller, papalığa en layık kişi olarak onun adını dillendirmeye başlarlar. 853 senesinde Papa Leon ölünce yerine kilise dışından bir kişi olmasına rağmen, Joan seçilir ve 8.Joan adıyla göreve başlar.Papa Joan 2 sene 5 ay 4 gün boyunca Papalık tahtında oturmuştur.

Başlangıçta her şey sorunsuz gitmekteydi ama Joan rahiplerden bir sevgili edinince durum değişti. Kısa bir süre sonra da hamile kaldı, hamileliğini 9 ay boyunca bol dökümlü kıyafetleriyle gizlemeyi başaran Joan çocuğunu doğurduktan sonra onu klise içinde terk edilmiş bebeklerden biri olarak büyütebileceğini düşünüyordu. Ancak 855 yılında Aziz Petrus kilisesi dışında kortej halinde yapılan bir dini tören sırasında sancıları başlayınca oracıkta çocuğunu doğurur ve kadın olduğu ortaya çıkar

  Yazılanlara göre o ve çocuğu orada öldürülmüştür, bazı yazarlara göre öfkeli kalabalık tarafından parçalandığını ya da Roma sokaklarında atlara bağlanarak sürüklendiğini söylerler. Kadın papanın ismi papalar listesinden silinmiştir.

Vatikan Joan'ın unutulması için elinde geleni yaptı fakat bazı kilise mensuplarının olayı kaydetmesine engel olunamadı.

Bunu iyi okuyun bu nasıl bağnazlık ve yobazlıktır, anlayalım ki kendi kültürümüze yobaz derken bir daha düşünelim. Yaşanan Joan olayından sonra 1200 yıldır papa seçimlerinde cinsiyet kontrolü yapıldığı söylenmektedir. Aynı hatayı bir kez daha tekrarlamamak için kardinaller yeni papa'nın cinsiyeti konusunda kendini garantiye almak adına; Papayı altı delik bir sandalyeye oturtup testis kontrolü yaparlar. Kardinaller papa'nın tek tek genital bölgesine dokunarak kadın olmadığından emin olurlar.
Kontrolün yapıldığı sandalye
Güzel bir kardeşten alıntıdır.

14 Ekim 2015 Çarşamba

11 Ekim 2015 Pazar

Siz Kürt değil, Bölücü Emperyal Beslemelersiniz!

   Yıllardır Türkiye'de bulunan terör üzerine kitaplar okudum, makaleler onlarca kişiyle ve düşünce yapısı ile tartıştım. Hiç bir tartışmada esnemedi fikrim, çünkü benim tüm aile köklerim devlet örf ve adetiyle yetişmiştir. Devletime, vatanıma göz diken ile masaya oturmayı asla aklımdan geçiremem. Bu düşüncem yanlış anlaşılmasın yaptığım ırkçılık veya faşizanlık değil tamamen devletçiliktir. Devletime karşı duranın, vatanı bölmeye çalışanın benim gözümde hak ettiği tek sıfat haindir.

   Doğduğun günden beri bu devletin kitabını oku, okullarına git, eğitimi al. Üniversitelerinde ücretsiz eğitim gör sonra böyle hainlik yap. 1925'te İngilizler ile işbirliği yaptığınız günden beri hep haindiniz. Her doğan çocuğunuza devletin nimetlerinden yararlan ama kötüle dediniz. Sonra üniversite'ye gidip 2 kitap okuyup kendini özgürlük savaşçıları sandınız. Ellerinize emperyal güçler silah verdi dağlara çıktınız. Gerilla'dan ziyade kahpece savaş verdiniz. Pusular ve mayınlar kurdunuz, aileye ve lojmanlara saldırdınız.


  1925'de Mustafa Kemal Paşa'nın Musul ve Kerkük'e inme planı yaparken, İngilizlerin sizleri kışkırtması ve ellerinize silah vermesiyle devletin ordusuna silah çekip çatıştınız. Ordu sizle meşgul olurken İngiltere, Musul ve Kerkük'ü Türkiye'nin elinden çekip aldı. Elinize ne geçti hiç bir şey. Ardından devletin ordusu 1937-1938de bunları size ödettiğinde devlet bize katliam yaptı dediniz. Türk Devleti katliam yapar, doğru çünkü barışçıl bir millet değildir ama hiç bir Türk devleti boş yere kan akıtmaz. Hainliğin cezası tarih öncesi çağlardan beri ölümdür.


  1979'da ilk eylemlerinizi yaptınız, marksist leninist gözüküp emperyal kuvvetlerin altına yaptınız. 12 eylül darbesinin ardından dağıldınız sağa sola. Lübnan, Suriye, Filistin ve İran gibi ülkelerde yaşayıp; Almanya, ABD ve Fransa'nın yardımlarını yediniz. Çoğunuzun etnik kökeninde Kürtlükten önce Ermenilik vardı. Halen örgütün yönetici kanadından sağlam kökenli Ermeniler olduğunu biliyoruz. Ermenistanda hatırı sayılır sempatizanınız var çünkü orada kimlik alma problemi yaşamıyorsunuz.

  1984'te tekrar akın akın ülkeye girmeye başladınız sular sizin için biraz durulmuştu. 1987'de katliamlarınıza başladınız. Türk'e faşist diyorsunuz ya siz o sosyalizmi bilmeyen minik aklınız ile 7 Mart 1987 tarihinde Mardin Nusaybin'de sebepsizce 6sı çocuk 8 kişiyi katlettiniz.

  Dağ kadronuzu genişletmek için köyler basıp 11-12 yaşlarında çocukları alıp beyinlerini önce bilgi kirliliği ile yıkadınız, bazılarının beynini yıkayamadığınızda imdadınıza uyuşturucular yetişti yine Avrupa'dan size ülke sınırlarına sokma şartıyla verilen bir yem. Bazı kadınları dağa kaçırıp defalarca tecavüz ettiniz. Örgütün malı gibi kullandınız, bunların sorguları devlet arşivinde resmi bir şekilde var.


1990'lardan sonra Devlet size yine kucak açtı bugün ki gibi fırsat vermekten ziyade size iyilik yaptı, orada bulunan hastaneleri iyileştirdi ve sayılarını arttırdı. Okullar yaptı köy okulllarını arttırdı, merkezi yerlerde ki lise sayısını arttırdı. Fabriklar kurdu. Ama siz ne yaptınız ? Gelen memuru korkuttunuz, doktoru kaçırdınız, öğretmeni dövdünüz, mühendisleri vurdunuz. Bunları yaparken ve Gerilla kafasıyla mı yaptınız. Özgürlük savaşçısı bilim adamı öldürür mü sizce ? Hep yalandan yaşadınız, hep maşa oldunuz.


Baktı devlet sizinle bu şekilde başa çıkamıyor, o sebeple özel bir örgüt kurdu. Bu örgüt ülkede gerçekleşen 17.000 faili meçhul cinayette imzası olduğu söylenen JİTEM'di. Ne kadar çılgın askeri zekası olan, ne kadar askeriyeye aşık olan becerikli asker var ise aldılar. Hepsi öfke kontrollerini yapamayan kişilerdi. Bu yüzden hatalar yaptılar ama PKK'ya destek veren bir çok kişinin sonu da oldular. Fakat asla sizler gibi kahpece mayın döşeyip, bebek kurşunlamadılar. Siz bu oluşum içinde toplumda tamamen kötü izlenimler çıkarıp JİTEM'cileri hain ilan ettirdiniz.


O dönemde hazırlanmış, JİTEM'in kıuruluşu ile alakalı gizli bir belge.
Bugünlerde de insanların sizi ötekileştirdiğini söylüyorsunuz. Sizler halen askere, polise kurşun sıkıyorsunuz. Oraya gelen olanakları engellemeye çalışıyorsunuz. Devleti bölmeye çalışıyorsunuz asıl faşist ve şiddet yanlısı olan sizsiniz. Biz ülkemizi sevdiğimiz için savunuyoruz siz ise emperyal kuvvelerin desteğiyle saldırmaya devam ediyorsunuz. TBMM'ye soktuğunuz dışı humanist içi terörist partiniz ile medya ağınıda iyice karıştırıp. İki üç kitap okuyup farklı olmak adına sizlere destek veren cahil olduğunu bilmediği halde cahil olanı da yanınıza aldınız. Üniversitelerde kara propagandalar yapıp klüp birlikleri, sivil toplum örgütleri kurdunuz. Metropol ayaklarınızı üniversitelerde eğitiyordunuz. Ellerine molotof verip katil devlet sloganı attırıyordunuz. Biz kimseye sen kürt'sün gelme demiyoruz sen teröristsin bölücüsün gelme diyoruz. Kimsenin etnik kökeni umurumuzda değil saygısı ve sevgisiyle yaşayacak herkese yetecek kadar toprağımız, imkanımız var.


Sizler kurduğunuz sözde barışçıl parti'nin ve ermeni yetiştirmeniz olan apo'nun arkasına geçip katil devlet sloganı atan kişiler. 1987 Pınarcık Katliamını unutmayın, biz unutmadık çünkü o bebek katili aponun öldürdüğü bütün çocukların resimleri her yerde ve devlet arşıvlerinde mevcut.

Katil PKK, Katil bölücüler.
Son olarak tekrar söylüyorum ben bir Türk'üm ama asla hiç bir kişiye sen bu etnik kökene aitsin diye yargılamadım, Ama devlete hainlik yapıp vatan bölmeye çalışan kimse bu milleten iyilik beklemesin. Cumhuriyetin kuruluş tarihinden itibaren siz hainlik yaptınız siz. Siz Musul ve Kerkük ingilizlerin olsun diye isyan başlattınız. Siz sosyalizmin adını karaladınız. Siz Bebekleri öldürdünüz. Siz devletin oraya yaptığı her yapıya oluşuma zarar verdiniz. Siz hep haindiniz, siz kürt değil emperyalistlerin beslemeleriydiniz. 1925'ten 2015'e kadar . . .




Tanrı Türk'ü ve Türk Devletlerini korusun, Yüceltsin.










Mergen hikayeyi bitirir.

    1 yıl önce bugünlerde uluslar arası siber alanlarda boy gösterme tecrübem olmuştu, hemde daha hiç bir şeyi bilmez iken. İşlerin nasıl yürüdüğünü, yapılacak alanlar ve uzmanlık bilgisi hiç biri yokken başarmıştım. İsmim olmasa da mahlasımı duyanlar olmuştu. O zamanlar yapabiliyordum belki şimdi daha tecrübeli olsam da yapamıyorum. Çünkü Derviş Baba yok.

   Hayatımın en zor senelerinden biriydi Derviş Baba'yı kaybettim, onunlara beraber bir çok düşünce sistemim yıkıldı, küstüm. Beni en iyi tanıyan insan babam ile beraber ciddi sağlık sorunları ile savaştık. Hemde tamamen yalnız bırakıldığım anlarda, Derviş Baba'sız ve hayatıma kattığı kişiler kimse yoktu o aylar tüm gücümü emdi. Kendimi çaresiz hissettim, yıpranmış, parçalanmış defalarca kırılmış. Enkaz oldum bir anda.

  Derviş Baba varken böyle şeyleri onun usta düşünce manevraları ile atlatırdım, daha güçlü çıkardım o dönemlerden. Bugün daha güven duygusu kalmayan, daha kötü ve daha duygusuz bir adamım. Robot olmaya yöneliyorum ama inanıyorum daha başarılı olacağım ruhsal alanda. Beklentileri yok edip her şeye açığım artık. Belki de daha güçlü.

  Derviş Baba hakkında yazdıklarımı sonlandırıyorum, artık yazmayacağım zaten yazmamam gereken dudak uçuklatıcı şeyler benimle içeride kalacaktı ama artık masum hikayelerde kalacak. Tek bir şey kaldı onu da yıllar sonra açıklayacağıma inanıyorum.


Derviş Baba : Bana arkadaşlık karşılığında sana paha biçilemezi öneriyorum.
Mergen: Neyi mutluluğu mu ?

Derviş Baba : Mutluluk değil, mutluluk elinden alınabilir; sana insanları tanıma sanatını ve bilgiyi öneriyorum. Sana Mergen olmayı öneriyorum ?

30 Eylül 2015 Çarşamba

Dünya var oldukça, Türk Teşkilatı mengü olacaktır.

Türk Börü Savaşçıları Birliği… 

Türk'ün asla yok olmayan gizli gücü!
Türk töresini uygulamak, devleti, ulusu, yurdu korumak, Türk'ün yağılarını yok etmek üzere çağlar ötesinden geliyorlar.
Erler, Onbaşılar, Ellibaşılar, Yüzbaşılar, Binbaşılar, Börüler…
Aksaçlılar Meclisi…
Üçler, Yediler, Kırklar…
Binlerce yıl önce kurulmuş olan bu birlik, Gök soylu Han urugunu ve Han'ı korumak üzere and içmiş gözü kara yiğitlerden oluşuyor.
Biliyorlar ki!
Han demek devlet demek!
Han demek ulus demek!
Han demek yurt demek!
Türk soylu buyruk erlerinin yaşattığı bu ölümsüz teşkilat, devletin, ulusun ve yurdun korumasında göreve hazır!
Her zaman, her yerde…
Aksaçlılar Meclisi…
Birliği yöneten karar organı!
Toy kurulduğunda, buyruk verildiğinde!
Kan akacak, can gidecek…
Devletin, ulusun, yurdun yaşaması için!
Dün; Hunlar'da, Göktürkler'de, Selçuklular'da, Osmanlılar'da, Milli Mücadele'de…
Bugün!
Yine görevde!

12 Ağustos 2015 Çarşamba

Derviş Baba Bul Beni!

2015 yılının ilk ayının son günlerinde, hava soğuk hatta soğuk ötesi. Can sıkıntısına kitabımı alıp Tahtakale'ye çınarın altına okumaya gittiğim günlerden bir gün. Sıcak çay, Hubert Bonner'in İnsan Psikolojisi ve Davranış bilinci kitabı ve kulaklığım; hafiften üşüyorum ama okumam açısından soğuk zihnimi açıyor gibi. Çevremde bulunan çarşıda, pazarda gezen insanlar üzerinde okuduğum kitapta bulunan bilgileri sınıyorum. Sözleşmediğimiz halde içten içten beklediğim Derviş Baba elinde çayıyla sokuluyor yanıma, serin havada serin sesiyle sesleniyor; hayırdır evlat bu soğuk havada hangi güç sıcaktan alıkoydu seni?
Babayı görmek beni mutlu etti, çünkü olağan dışı şekilde sıkıldığım bir gün idi. Biraz sohbet ettik küresel sorunlar, Orta Doğu, Kırım'da yapılan ilginç hareketler. Bana tanışıp bu konuları konuştuğumuz günlerden beri dediklerini yine tekrarladı " 2015 Türkiye Devleti için önemli ve zor bir yıl olacak" diye her görüştüğünde söylerdi.Sebeplerini sorduğumda hepsini sıralar ve seçim çerçevesi içinde gerçekleşeceğini söylerdi. Bu yaşanan olaylar Türkiye için kaos oluşturacak, halk gerilecek fakat 2015 Türkiye için temizlenme hatta arınmanın başlangıç evresi olacak diye yenilerdi. Bu konuda tekrar yanılmadığını gördüm.

Baba ardından şu sözler ile devam etti: Türk Devletleri kıyamete kadar Allah'ın izniyle var olacaktır.  Her devlet insan gibidir evreleri vardır; doğar, gelişir, olgunlaşır, vefat eder. Yıldızların, tarihin inceliklerinden alınan işaretler ile Türkiye'nin de ayağa kalkacağı yıllar yaklaşmaktadır. Yaradan bize önce bu içimizde ki mikropları bitirme fırsatı versin, yedi düvele olan nam borcumuz yine ödenecektir. Fakat artık bu iş kılıç, silah veya bilek gücü ile değil; ilim, bilim, zeka geliştirici, küresel icraatlar, düşünce saygısı ve ıslahı ile vuku bulacaktır. Bu çağda yükselişi kabadayı gibi bileğin ile değil, bilgin gibi taş yerinde ağır misali düşüncelerini somuta dökmek sağlayacaktır.

Sohbet ettikten sonra kalktık, çaylar bitti. Arabaya atladık ve baba sürdü Uludağ'a doğru sürdü. Orada bir çay bahçesine girdik, bizi bekleyen biri vardı. Masaya oturmadan önce Baba bana "önce izle, adamı tanı, kumaşını biç, kitap gibi oku öyle konuş" dedi. Masaya oturduk tanışmaya başladık bizi bekleyen kişi yüksek hassas yerlerde görev yapmış emekli bir polis, gözlerinde öyle bir buğu var ki adam ceset gibi. İsmini vermem doğru olmaz fakat takma adı gibi olan Yıldırım sıfatı ile etiketleyebilirim. Sohbetin başlarında Babaya olan saygı sevgisinden bahseden Yıldırım Amir, ardından tedavisini anlatmaya başladı.

Tedavi görmesinin sebepleri çok fazla ve derin...Yıllarca Doğu Bölgemizde görev yapıp Bursa'ya gelen ve burada uzun yıllar kalan başarılı bir amir. Bir ailesi ver çekirdek, bir kızı ve eşi. Yıldırım Amir işine öyle odaklandığı zamanlar olmuş ki aralıksız eve 2 gün 3 gün gelmediği zamanlar. Bu işleri yaparken ilk amacı ailesi için güvenli bir yer ardından devletine olan borcu. Ama eşi onu devamlı işine bağlı olduğu için terk ediyor. Yıldırım Amir'in "emekli olmama 2 sene var sabır hanım" demesine rağmen terk ediliyor. Yıldırım Amir son terfisini alacakken kendisini dağıtıyor alkole veriyor, gece hayatına... Bu hareketleri sonucu kıdem tenzili alıp terfisini yakıyor. Kızak göreve çekilip emekli oluyor, gece hayatı ve alkol durmuyor. İntiharın eşiğine geldiği an Derviş Baba, Yıldırım Amir'i bulup hayata bağlıyor. Yıldırım Amir hastaneye yatıyor ve tedavisini görüyordu gayet mutluydu, Baba'ya tedavisini anlatıp ucunda ışık gördüğü iyi günler periyodunu anlatıyordu ki ben adamı gerçekten okumamı tamamlayıp, Baba'nın daha kaç kişiye böyle babalık yaptığını düşünmeye koyuldum...

Bittiğim, tükendiğim, çaresiz kaldığım zamanlardayım, seni arıyorum Baba. Aniden ince bir fikir ışığı ile çözerdin sıkıntılarımı. Bugün sen yoksun, yanımda olma sözü verenler de yok, canyoldaşım dediklerim de yok. Hayatımı adadıklarım vurdumduymazlıktan ölecekler. En değer verdiklerim şımarıklıktan, umursamazlıktan ödüller alacaklar. Biz kumaşı ile kaplayıp içine koyduğum bile ben diye yırtıp çıktı o çadırdan, fırlattı köşeye. Bugüne kadar canım kadar kıymet verdiklerim ne halde kalk Baba kalk. Ben bitmek üzereyim. Biterken buldun beni, yine bul.

28 Temmuz 2015 Salı

Derviş Baba'da yanılabilir, Mergen'e yer verebilir.

Haziran ayının son günleri hava öylesine sıcak nemli ki serinlemek çok zor. Tahtakale'de çınar ağacının altında soğuk bir şeyler içip Albert Camus'den Düşüş kitabını okuyordum ki bir kaç dakika sonra küçük çerçeveli gözlükleri, önleri dökülmüş arkaları uzun saçları ve eski ceketi ile derviş baba geldi. Hemen çay istedi ve başladı aceleci bir şekilde "evlat ne yaptın şifreyi çözdün mü" dedi. Ben önce durdum bekledim rahat bir 10 saniye Baba çayını yudumladı ve cevap beklercesine dikti bakışlarını üstüme. Baba dediğin şifreyi çözdüm ama tüm parametleri hesaba katarsam bu şifre doğru çıkmaz" dedim. Kaşlarını çattı hiddetlendi "evlat evlat bir hata olsa ben onu senden önce bulurum" dedi. Bende karşı gelmemek için "eyvallah baba ama ben senin gibi düşünmüyorum hata yaparsan ne olacak? sorusunu yönelttim. Derviş baba ise bana "İşte o zaman sana isminle hitap etmem sana Mergen lakabını takarım" dedi. Durdum önüme baktım Mergen'in anlamını bilmiyordum sonra öğreneceğim baba deyip sustum.


Baba'ya Camus'un kitabından bahsetmeye çalıştım. İnsanların bir çok parametresinin olduğunu ve bunların insanları istemeden de olsa yanlış kararlar alabileceğini söyledim. Kitabın baş karakteri olan Clemence'in başlarda kendinden emin iyi biri olarak yaşadığını fakat düşünüp önüne baktığında yeniliklerden etkilenip çevresine yabancılaşabileceğini anlattım ve benim kitaptan çıkardığım anlamı yakalamıştı. Benim futbol sevgimden kalma tabirim ile ince kesmişti. Evlat bu ayrıntı çok fazla bunun ihtimali gerçekten yok kadar az bu hayata bağlan, bu devletin sana ihtiyacı var dediğinde ben pek önemsemedim. Sonrasında ülkemdeki lanet konulardan biri olan "terör ardından gelen barış süreci" denen süre zarfını açtı önüme. 2 saat boyunca bu konuyu tartıştık ikimizde aynı fikirdeydik. Bunun hakkında ayrı bir yazı yazacağım elbet zamanı gelince.

Baba yavaş yavaş ben gideyim derken ben tekrar Düşüş kitabının konusunu açtım ve baba sen bana demedin mi "Şüphe etmezsen hiç olursun" diye; evet doğru ama bu konuda güven bana evlat, kitapta ki Clemence gibi değil sana bahsettiğim cennet bahçesinin toprağı; bahçesine, toprağına, özüne, kendi içinde bulunan meyveye yabancılaşmaz, nankörlük etmez" dedi. Bende şimşek parıltısıda kaynağını çarpmazdı be baba beni çarptı. Ben ki kendime kötü adam dedim yıllarca ama o bahçe de beni yabancı belleyecek bir gün dedim. Hayır evlat hayır yanılmayacağım, yanılırsam sen Mergen ismini hak edersin dedi ve gitti.

Baba vefat edeli 2 ay gibi bir süre oldu, bugün haksız çıkmak üzere keşke karşısına çıkıp anlatabilsem, en ihtiyacım olduğu sıralar yoksun be Derviş Baba. . .

14 Haziran 2015 Pazar

Derviş Baba'dan İlk Görev

   Nisan ayının tatlı esintisi ve ılık havası ile üzerimde bir de Derviş Baba'nın kendisinden aldığım pozitif enerji vardı. Muradiye Külliyesinden çıktık, yavaş yavaş aşağı Altıparmak Caddesine doğru inmeye başladık. Bana bir kaç ders niteliği taşıyan cümleler söyledi. O cümleler de bana doğduğu yerden bahsetti ve bundan gurur duyduğunu fakat yer, mekan ve zamandan önce her şeyin zihinde bittiği vurguladı.Derviş Baba'da bizim gibi Balkan Göçmeni'ydi, Selânik doğumlu olduğu öğrendiğim ilk kişisel bilgilerindendi, yaşını ve doğum tarihini hiç bir zaman öğrenemedim.

   Altıparmağa indiğimizde ara sokakta eski bir siyah plakalı Renault marka araca binmiştik. İlerleyen yaşına rağmen refleksleri sağlamdı ve gayet güzel bir şekilde araba kullanıyordu. Nereye gidiyoruz diye sorduğumda bana şu cevabı verdi " devamlı uğradığın ve anlayamadığın şekilde huzur bulduğun bir mekana dedi. Kısa süren yolculuktan sonra Emir Sultan Türbesi mahalline geldik. Arabadan indik sıradan bir çay ocağına girdik ve oturduk. Sohbet çok derin olacaktı gözlerinden anlamıştım Baba'nın.
Emir Sultan Camii (1936)


   Derviş Baba küçük camlı gözlüklerini aşağı cep telefonuna bakıyor ve dert yanıyordu ne ilginç alet bu diye. Ardından lafa girdi hayatımda hiç bilmediğim geçmişim öz ve öz dedelerimin kimler olduğunu, ufak da olsa bu devlete katkılar sağladıklarını Derviş Baba'dan öğreniyor. Kendi öz kimliğimin karakteristik özelliklerini hafızama kazıyordum. Unutamadığım sözlerinden bir kısmı şunlar idi "Ben doğumdan gelen; anadan babadan kazanılan özelliklere pek inanmam, bunlar değiştirilebilir fakat bu kan denilen şey farklı evlat sen istediğin düşünce biçimine göre kendini ölç biç, bir kaba koy ama konu vatan devlet olunca kanın ister istemez kaynar. Bu atalardan sana ve bana gelen bir özellik, sanırım Türk olmak bu demek. Türk vatansız devletsiz kalırsa o dünya'da yaşanmaz evlat. Seninde özüne sadık olman için elimden geleni yapıp kafandaki soruları gidereceğim. Bugünden itibaren baban kadar olmasa da baban, abin kadar olmasa abin, dedelerin kadar olmasa da dedenim" dedi ve beni kilitledi.


   Derviş Baba yaklaşık 2 saat kadar bana atalarım, dedelerim hakkında ufak bilgiler ve anılar aktardı.Ardından bana özel hayatımı sordu ve bana "sarışın Balkan Türk'ü deyip kısa bir kahkaha attı. Bende cevap olarak Baba sen zaten bunları biliyorsundur ne duymak istediğini sor, yorma beni dedim. Bu sefer daha sağlam bir kahkaha ile " ah evlat ah hızlı kavrıyorsun dediklerimi" dedi. Bana baktı ve "bu dönemlerde bu konulara yönelmek biyolojik ve psikolojik olarak oluşan zihin kimliğini yanlış etkiler, fakat Monte Kristo Kontu kitabı kriptosundan sonra sana bir görev daha vermek istiyorum. Sana yazacağım cümleyi tam anlamıyla kavrayıp kriptoyu çözdükten sonra beni bul. Bu cümleyi çözmen belki 1 hafta belki 1 ay belki 1 sene sürebilir ama çözmeden beni bulma, bu bir yarı askeri emirdir" dedi ve güldü. Elini ceketinin iç cebine atıp güzel bir dolma kalem ve kağıt çıkardı yazdığı cümle şuydu " Şimşek parıltısından kaç, seni şimşekten cennet bahçesi ağacı korur yazdı" kağıdı sesli okumamı rica etti, ardından sessiz bir kez daha okumamı ve son kez bir daha sessiz okumamı söyledi. 3-4 saniye sonra kağıdı yırttı ve cebine koydu. Ayağa kalktı "ne zaman görüşürüz bilmem, ilk görevin kişisel çöz ve toparlan, yola devam edelim. Bugün kafanı yeterince besledik, devamı için kriptoyu çöz ve Tahtakale'ye haber ver, ben sana ulaşırım. Hadi buralar senin mekanın yürü, yürürken iyi düşünürsün" dedi ve gitti.

23 Mayıs 2015 Cumartesi

Derviş Baba'nın ilk mesajı

Derviş Baba'dan Monte Kristo Kontu'nu aldığımda hemen okumaya koyuldum, o sene üniversiteye ikinci kez hazırlanıyordum, abim "oğlum okuma şunu artık ders çalış" dediyse de okudum devam ettim. Bu kitabı nasıl teslim edecektim diye düşünüyordum, o zamanlar bilmiyordum o kahvehanenin Baba'ya ait olduğunu. okudum okudum okudum. . .

Edmond Dantes'e yapılanları düşünüyorum; onun ne kadar güçlü olduğunu, neler çektiğini, çok zordu onun için her şey hapishanede. Abbe Farya ile ilginç bir biçimde tanıştığında değişiyordu hayatı, her yöne bakmayı ve şüpheyi öğreniyordu. Hayatımda en çok etkilendiğim ve sevdiğim kitap olarak yerini almıştı. Kitabın 220. sayfasına geldiğimde sayfa numarası yazan yer yuvarlak içine alınmıştı kalemle, dikkatimi çekti defalarca okudum sayfada; bir insanın kendini nasıl her anlamda geliştirebileceğini anlatıyordu. Ardından kitabın okuduğum sayfalarına geri döndüm bir işaretli sayfa daha buldum, o sayfa da ise bir insanın sert bir darbe alıp yere düştüğünde nasıl kalkabileceğini anlatan cümleler barındırıyordu ilgimi çekti, hayatımın içinden cümlelerdi. O sayfanın numarası ise 142 idi.Kitap artık benim için şifreli oldu, hızlı hızlı sayfaları çevirdim ve ileride bir sayfa daha işaretli idi. 417. sayfa orada ise duygularını öldürmeyi anlatıyordu. Başka sayfa işaretli değildi. sayıları kombine etmeye başladım saçma sapan üçünü kağıda yazarak bir çok şey denedim ama bir sonuç çıkmadı..Basit bir şekilde denemediğim toplama yöntemi ile 789 sayısını buldum. Sayfayı açtım ve sayfanın ortasında iki paragraf arasında bir not:

Evlat güzel okuyorsun. iyi oku anla kim dostun kim düşmanın belle. 24 Nisan olunca ikindi vakitlerinde seni Muradiye külliyesinde Cem Sultan Türbesi önünde bekleyeceğim. Derviş Baba

Tüylerim diken diken olmuştu aptallaşmıştım o gün, sanırım 18 nisandı. Heyecanlandım hem çok ve 24 nisanı bekledim merakla, kitabı daha da hızlı okudum ve bitirdim. 24 nisan olduğu gün dersim bittiği gibi fırladım saat öğlen saatleriydi, eve gittim kitabı aldım ve çıktım. İkindi saatleri olmuştu Muradiye Külliyesi'ne girdim. Bursa'nın en ünlü tarihi mekanlarından biri olan külliyeyi yavaş yavaş gezdim Cem Sultan Türbesi'nin önüne geldiğimde; elinde bir kitap ile türbenin önüne oturmuş Derviş Baba'yı gördüm. Beni görünce güldü "mesajımı almışsın yavrukurt; hoşgeldin, artık yanında Derviş Baba'n var tabi ki sen istersen" dedi. Dondum kaldım. ayağa kalktı toparlandı " hadi hadi bir fatiha oku da gidelim konuşacaklarımız çok evlat çok" dedi...

Cem Sultan Türbesi ( 2013)




Not: Bunları yazmak çok zor gerçekten üzülüyorum, son gördüğümde dedikleri hala kulağımda. . . Derviş Baba bana hayatta her ihtimali düşünmeyi öğretti. Her deliğe bakmamı, şüphelenmeyi, kime nasıl davranacağımı. İnsanları okumayı öğretti bana uzun uzun, sindire sindire. . .

19 Mayıs 2015 Salı

Derviş Baba : Bursa Tahtakale Çarşısı

   2 Yıl önce Nisan ayının ortalarında elime sıcak zihnime soğuk bir darbe indiren Derviş Baba ile tanıştığımda hayata dair net planlar yapamayan bir insandım. Bir gün sonrasını planlayamaz iken Derviş Baba'dan öğrenebildiklerim ile önümdeki yılları planlar olmuştum.

   Derviş Baba'yı elinden tutup kaldırdığımda Osman Gazi Türbesi'nin yanında oturuyordu; boş gibi oturuşunda bile eminim binlerce parametreden tanımlanan oluşumların başlangıcını tasarlardı. Yavrukurt demişti bana ilgimi çekti bu hitabı, sıkıca tuttum elinden kaldırdım Derviş Baba'yı. Ayağa kalktı; eski küçük hoş parlak saatine baktı ve "yavrukurt bana Tahtakale'ye kadar eşlik eder misin" dedi. Durdum, rahat bir 5-6 saniye aralığında düşündüm. Yüzüme baktı ve "amma düşündün evlat, gel hadi çayda ısmarlarım" dedi ve sessiz bir kahkaha atarcasına güldü. "Eyvallah amcacım" dedim ve yola koyulduk. Yavaş ama aralığı geniş adımlarla aşağı doğru iniyorduk, Bursa Surları'na baka baka . . .

Bursa Surları(2014)

   Tahtakale Çarşısı'na geldiğimde ismini öğrenmiştim Baba'nın esnafa selam verdi ve esnaf  Baba'yı gördüğüne öyle sevinmişti ki bir şeyler ikram etmeye çalıştı bir çoğu. Tahtakale'nin merkezinde bulunan ufak han tarzı bir kahvehaneye girdik. Hürmet ve saygı burada da devam etti. Sonradan öğrendim ki bu kahvehane Derviş Baba'ya aitmiş. İlginç bir kahvehane idi kuşbakışından dikdörtgen görüntüsü vardı. Ortada şadırvan kenarlarda şuan ki lugata göre loca diye adlandırabileceğimiz sağlı sollu 3 oda vardı. Şadırvan etrafında da rastgele dizilmiş masa ve sandalyeler, sağdan 3. odaya girdik; bende biraz şaşkınlık var tabi "rahat ol evlat rahat" dedi. İçeride eski devlet dairelerinde kullanılan yanları olmayan kısa koltuklardan vardı. Doğru hatırlıyorsam 4 adet. Odaların önü boydan boya camdı. İçeri girdiğimizde dik karşıdaki duvara yaklaşık 45 derece sırt dönmüş 2 koltuk vardı aralarında da sehpa. Hafif toz kokuyordu oda bakımsız ya da az kullanılan bir yerdi. Oturduk ve "bize 2 çay biri bana biri yeğenime" dedi.

Tahtakale Çarşısı(2012)


   Çaylar gelene kadar adımı sormuştu Baba, ne yaptığımı; okuyup, okumadığımı sordu. Bende o dönem liseyi bitirmiş sınava 2. kez hazırlanan dershane öğrencisiydim. Baba kafasını yerden kaldırıp bana baktı ve iç geçirip " ahh ahh üniversite he, ne güzel ilim yoluna gideceksin dedi".Ne olmak istediğimi sordu, ve ardından en can alıcı soruyu yöneltti " İstediğin mesleğin unvanına kavuşur isen vatana, millete, devlete mi yoksa cebine mi hizmet etmek istersin" dedi. Sustum önce biraz soru sert gelmişti, hafif tebessümle geçiştirmeye çalıştığım an çaylar gelmişti. Baba'nın çayı öyle demli idi ki neredeyse kap kara.


   Baba çayını yudumlarken bana bir soru daha yöneltti "kitap okumayı sever misin evlat" dedi. Severim ama pek çaba göstermiyorum sanırım üşeniyorum diye cevap verdim. Hemen ardından "işte bu güzel sen bir tetik kuvvetine ihtiyaç duyuyorsun; beynin silah, gözlerin mermi, ağızın ise namlu kadar etkili öyle düşünüyorum he yavrukurt" dedi. Tebessüm ettim estağfurullah dedim. İki kez 2'şer saniyelik periyotlar ile saatine baktı ve gözlerini kısarak bana "evlat burada bekle, sana küçük bir hediyem olacak" dedi. Onaylar anlamda başımı salladım ve bekledim. Geldiğinde eline bir kitap vardı, saman kağıdına basılmış eski bir kitap. Eskimiş kapağında zor şekilde okunan Monte Kristo Kontu, Alexander Dumas yazıyordu. Evlat bu kitap benim için değerli bugün bana yardım ettin az çok sohbet ettik, gönlümü yaptın. Sana sadece okuman için veriyorum geri getireceğin zamanı sen bilirsin dedi.Yaklaşık 1000 sayfalık bir kitabı elime tutuşturdu ve beni kapıya kadar uğurladı.

  Ben sevinmiş ve şaşırmıştım kafamda ki ilk gerçekleştirmek istediğim eylem eve gidip bir an önce bu kitaba başlamaktı, fakat kitabı ne zaman getireceğim konusunda kafam karışmıştı. Sen bilirsin demişti Derviş Baba. . .





17 Mayıs 2015 Pazar

Derviş Baba'yı Kaybetmek.

   Yaklaşık 2 yıl önce ummadığım bir anda umduğum bir yerde tanıştığım, bana Dünya'nın derinliklerini öğreten. Beni ilim ile tanıştıran bana inancı anlatan, tanrının tek olduğunu gelenekselcilikten farklı bir şekilde kabul ettiren, insanlığın ne olduğunu anlatan, sessiz, sakin, az konuşan çok dinleyen ihtiyar bir kütüphane olan Derviş Baba'yı kaybettim.


  Tarihi çok sevdiğini bildiğim Derviş Baba ile tarihi bir ortamda tanıştım. Bursa Osman Gazi Türbesinde uzun uzun dua ederken izlemiş beni çıkışta bana seslendi "hey yavrukurt". Döndüm baktım 1.70 boylarında yaşıtlarına göre biraz uzun bir ihtiyar. Gözlerinde 1990 modasına dair oval bir gözlük sakalları kirli ve kısa. Elini uzattı "hadi hadi kaldır yavrukurt" dedi aksi bir biçimde. Elinden tuttum ve öyle bir soğukluk geldi ki elime bu zamana kadar bildiğim herşeyi şoklayan bir makina etkisi...

Osman Gazi Türbesi -Bursa-



   17 Mayıs 2015. Doğum Tarihi ve doğum yerine dair bir bilgim olmayan Derviş Baba'yı kaybettim. Bugünden sonra Derviş Baba'dan ne öğrendiysem buradan aktarmaya çalışacağım. O bir çok insanı bataklıktan çeken, doğru insan olmaya iten bir babaydı. Nasihat vermezdi nasihati sen alabilecek zekada isen alırdın. Hayatımda tanıdığım en mütevazi insandı. Sanatkârdı; ney çalan bir üstad.

 "İnsanı okumak da bir sanattır" vecizesini söylediğinde anlamıştım onun bir insan okuma virtüözü olduğunu. . .


17 Mart 2015 Salı

Türk esir olmaz, İstiklal için savaşır. Ya İstiklal Ya Ölüm!

Tam 100 sene önce bugün dizlerinin üstüne çökmüş Türk milletinin karşısına maşa kullanmadan, ilk defa cesaret edip bire bir savaşsal temasa geçen İngilizler ve Fransızlar, Çanakkale Boğazı'ndan çok rahat geçeceklerini düşündüler. Türk kavmi dizlerinin üstündeydi tam bir taaruz ile Türk kavmini tarihe gömmek isteyenler farkına varamayacakları bir savunma ile karşılaştı.

 Bu savunma sadece toprak savunması değildi, Türklerin 10 asırdır yaşadıkları evleri bildikleri, İslamlaştırdıkları coğrafyaydı. İslam için Kuran için Anadolu için herkes tüm duygusuyla savaştı. Çanakkale Boğazı Batı'nın öncelikle İstanbul'a ardından Anadolu'ya en derinden adım atabileceği stratejik bölge idi. Türk kavminin göstermiş olduğu bu olağanüstü başarı sadece maddesel bir başarı değildir. Manevi anlamda orada bulunan askerler de vardı bunu biliyoruz. Kitapları Kuran'a sarılıp Rabbine itaat eden Türk kavmine, Allah'ın orduları da yardım etmişti ki şeytaniler bu topraklara erişemediler. 18 Mart 1915 tüm dünyaya Türk'ün esir düşmeyeceğini ve İstiklal Harbi vereceğini duyurdu. Çanakkale Savaşı'nda ailemden birilerin şehit düştüğünü bilmek bana gurur ve güven veriyor.

Ya İstiklal, Ya Ölüm!


25 Şubat 2015 Çarşamba

Hocalı Soykırımı "Xocalı faciəsi"

23 sene önce bugün Dağlık Karabağ bölgesinin en önemli tepelerinden birisi olan Hocalı Kasabası'nda Ermeni resmi askeri güçler tarafından 618 sivil soydaşımızı canice, vahşice şehit etmişlerdir. Bir çok kardeşimizi de ağır şekilde yaralamışlardır. Cesetler bulunduğunda neredeyse hiç birinin normal olarak öldürülmediği ve neredeyse istisnasız herkese kadın,çocuk ve yaşlı demeden işkence edildiği fotoğraflarla belgelenmiştir. Sözde soykırım yalanlarıyla Türkiye'nin başını meşgul etmeye çalışan Ermeni tasmalı devleti'nin devlet başkanı kişiliksiz sarkisyan, Türkler M.Ö kendi aralarında belirledikleri sözlü yasalarında bile "aman dileyene, silahsızlara, kadınlara ve çocuklara zarar vermez" yasası genelleşip Türk kimliğinde ilkeleşmiş iken yalandan doldurma kağıt belgelerinizle tasmanızı tutanları kandırabilirsiniz.
Fakat bir gün gelir,tasman kopar sahipsiz kalırsan ki; o günler çok uzak değil. O zaman sana İngiliz araştırmacı Thomas De Waal'a söylediklerini yedirme amacında olan çok Türk olacak. Haberin olsun.


sarkisyan'ın Thomas De Waal'a verdiğ röportaj'da dediği : Hocalıdan önce, Azerbaycanlılar bizim şaka yaptığımızı sanıyordu, Ermenilerin sivil topluma karşı el kaldırmayacaklarını sanıyorlardı. Biz bunu (stereotipi) kırmayı başardık. Ve olay işte bu.

Azerbeycan'da ki soydaşlarımıza selam olsun.Rabbim; Türk'ü, İslamiyeti ve Türk Devletini korusun.